Fleur de Sel ile Kuzey’in Uçlarına: Dufour 455 ile Norveç Seyri
Yelkenle Norveç’i keşfetmek pek çok denizcinin hayali. Ancak Dufour 455 Grand Large “Fleur de Sel” sahipleri Martine ve Christian Le Cleach çifti, bu hayali yalnızca gerçekleştirmekle kalmamış, tam üç kez tekrar etmiş. 17 yıl boyunca sadık tekneleri onları Martinik’ten Helsinki’ye, Spitzbergen’den Yunanistan’ın Dodekanes adalarına kadar taşıdı. Onlarla memleketleri Brittany’de kısa bir mola sırasında görüştük.
İlk sorumuz: Neden kuzey?
“Manzara gerçekten büyüleyici. Hala biraz vahşi kalmış bir yer ve yelkenliyle seyir aslında oldukça kolay,” diyor Christian.
Bu kolaylık neye göre diye düşündürüyor ama Christian haklı. Yaz aylarında İzlanda üzerindeki alçak basınç, Norveç’in kuzey kıyılarına sıcak hava akımları getiriyor. Günler uzun, rüzgâr hafif ve güneş bol. Hatta Kuzey Burnu’na kadar uzanan bölgede küçük, korunaklı limanlar yaygın.
“Geçen yıl Kuzey Burnu’na nispeten erken, nisan başında ulaştık,” diyor Christian. “Her yer karlıydı ama fırtına pek yoktu. Hava gerçekten güzeldi. Kötü hava olduğunda da genellikle yağmur değil, kar yağıyordu.”

Christian, ana karanın 500 deniz mili kuzeybatısında yer alan Spitzbergen’e yapılan yolculuğun da düşündüğünüz kadar zorlu olmadığını söylüyor:
“Dört günlük bir geçiş. Yol üzerinde durulabilecek bir yer var: Bjørnøya – Ayı Adası,” diyor. “Geçen yıl, daha uygun rüzgârları beklemek için orada birkaç saat durduk. 2016’da ise koyun başındaki bir plajda karaya çıktık.”
Böyle bir geçiş için teknenin donatımında yoğun bir hazırlık bekleyebilirsiniz ancak Christian bunun gerekli olmadığını belirtiyor. 2007 yılında Dufour 455 Grand Large teknelerini sipariş ederken zaten Norveç planlarını göz önünde bulundurmuşlar ve konfor ile güvenliği sağlayacak opsiyonları tercih etmişler. Sadece birkaç önemli ekleme yapılmış.
“Spitzbergen için en önemli şey, salonda kullandığımız Refleks dizel sobaydı,” diyor. “Harika, yumuşak bir sıcaklık sağlıyor. Zaten bir Eberspacher ısıtıcımız vardı ama o elektrik tüketiyor. İskelede karadan enerji alabiliyorsanız sorun yok, ama Spitzbergen’de tamamen bağımsız olmak istiyorsunuz.”
“Bir diğer çok işe yarayan şey ise kokpit çadırı oldu — Baltık denizcilerinin favorisi. Harika bir şey ve çadır açıkken bile yelken yapabiliyorsunuz. Güneş çıktığında seraya dönüşüyor — Spitzbergen’de zaman zaman kısa kollu gömlekle yelken yaptık!”

Diğer donanım seçenekleri arasında invertör yer alıyor; bu sistem sayesinde kahve makinesi ve mikrodalga fırın gibi cihazları rahatlıkla kullanabiliyorlar. Christian’ın deneyimlerine göre ise su yapıcı da gerekli değil. Norveç’te tatlı su sıkıntısı yaşanmıyor ve deniz suyunun düşük sıcaklığı, su yapıcının verimini epey azaltıyor. Tüm sistem sadece 150W’lık küçük bir güneş paneli dizisi ve 10 knot’lık rüzgarda bile bol enerji üreten bir D400 rüzgar jeneratörüyle çalışıyor.
14 metrelik yelkenli Dufour 455, her zaman cömert yelken alanı ve iyi seyir performansıyla tanınır — bu da Christian’ın en çok etkilendiği özelliklerden biri olmuş.
“İyi giden bir tekneyi her zaman sevmişimdir. Bu teknenin, o dönemde baktığımız diğer teknelere kıyasla daha denize uygun olduğunu gördüm,” diyor. “Daha önce Dufour 36 deneyimim olmuştu. 455 ise daha ciddi ekipmanlara sahipti, mobilyalardaki detaylarıyla da uzun mesafe seyirlerine daha uygundu.”

Yine de Christian, teknesini yıllar içinde tek başına daha kolay kullanabilmek adına yelken donanımını genişletmiş:
“Genoa’yı küçültmek zorunda kalmadan güçlü rüzgarda rahat etmek için staysail aldım. Böylece tekne daha az yatıyor ama hızdan da ödün vermiyoruz. Yelkeni daha düzgün trim edebiliyorum.”
Ayrıca bir balon yelkenleri de var, ama artık çok sık kullanmıyorlar: “Genç değilim artık!” diyor gülerek. “Yelkeni kokpitteki halatla indirip kaldırabiliyorum, bu eski bir yarışçılık taktiği. Rüzgâr pupadan geldiğinde ise genelde sadece genoa’yı direğe çubukla sabitliyorum.”
Christian ve Martine artık gezgin ruhlu yelkenciler olsa da Christian yarış kökenli biri. Gençliğinde yelkenli yarışlarına katılmış, ardından Dufour 36 ile Transquadra yarışında tek başına Atlantik geçişi yapmış. Daha sonra yazılım şirketini satarak erken emekli olmuş ve denizlere açılmışlar. 2009’da İrlanda’nın batı kıyısı ilk uzun seyir rotaları olmuş, ardından 2011’de Norveç.
Sonraki yıllarda İspanya, Portekiz, Cebelitarık üzerinden 2018-2019’da Yunan adalarına kadar gitmişler. “O da çok güzel bir seyirdi. Rüzgâr zaman zaman sertti ama doğası büyüleyiciydi. Yunanistan kalabalık ama biz sahile çok yanaşmadık zaten. Eski kalıntıların olduğu küçük koylar, sahil tavernaları… Harikaydı.”
En güzel anılardan biri de Korint Kanalı’ndan geçmek olmuş. Ancak en çok etkilendikleri yer, Türkiye’nin batı kıyısına yakın olan On İki Ada (Dodekanes) olmuş. “Biraz Kikladlar gibiydi ama rüzgâr çok daha yumuşaktı: genellikle 4-5 bofor. Patmos, Symi… Gerçekten çok güzel adalar.”
Avrupa’nın öbür ucunda ise İsveç’in Göteborg ile Norveç arasındaki takımadaları ve Stockholm Takımadaları için “büyüleyici” diyorlar. “Hafta sonları Stockholm halkı yazlıklarına geliyor ama hâlâ yer çok. Her yerde demir atacak küçük koylar var. Kıçtan demir atıp, burnu kayaya bağlarsınız – çok ilginç! Norveç kadar vahşi değil ama kendine özgü bir güzelliği var.”

Avrupa’yı 17 yıldır yelkenliyle keşfetmenin bir noktada sıradanlaşacağını düşünebilirsiniz ama Christian ve Martine hâlâ tam anlamıyla teknede yaşayan gezginler. Güney Brittany’de bir evleri olsa da, her yıl en az beş aylarını Fleur de Sel adlı Dufour 455 teknelerinde geçiriyorlar.
Bu yaz Kanarya Adaları’na inmeyi planlıyorlar. Ardından tekneyi orada bir-iki ay bırakıp, yeni yılın başında Atlantik geçişi yapacaklar.
“Normalde Atlantik geçişine ocak ayının ilk haftalarında oğlumla çıkarım. Martinik’e ulaştıktan sonra eşim bize katılır. O sezonu Karayipler’de geçiririz: önce Grenadin Adaları’na ineriz, sonra Rüzgaraltı Adaları’na çıkarız. Mayıs gibi kuzeye, oradan doğuya dönerek Brittany’e geri döneriz.”
Christian, seyahatlerini biraz da aile köpeğine göre planlamak zorunda: “Köpeğimiz denizi pek sevmiyor, bu yüzden daha uzun seyahatler biraz zorlaşıyor.” Pasifik gibi çok uzak rotalar artık hayal olmaktan çıkmış. Ama sohbet esnasında Grönland ve buzul kuzeyinden bahsedilince gözleri parlıyor. “Kesinleşmiş bir plan yok,” diyor ama ses tonundan fikrinin değişmekte olduğu anlaşılıyor.
“İzlanda zor olurdu çünkü rüzgârlar genelde ters. Ama Grönland… Spitzbergen’den sadece 250 mil mesafede, biliyor musun? Bu gayet mümkün!”
